Kitap ve film tavsiyeleri
Pazar Sohbeti, 16 Şubat 2020, 29 Mayıs 2022
“The End of the Effing World” diye bir dizi var, fe nokta nokta diye yazılıyor, İngiliz dizisi. Ergen psikolojisi hakkında, isyan duygusu hakkında, bu kadar başarılı, bu kadar esprili, bu kadar zekice bir çalışma daha önce hiç izlememiştim. İki bölüm izler yatarım diye bir açtım, sabahın dördüne kadar bütün episodlarını izledim. Çok güzel filmler yapıyorlar yahu, bayılıyorum. (16 Şubat 2020)
“Uncut Gems” diye bir film. Bu da Netflix'te. Oradaki ustalığa da hayran oldum. New York sokak ağzını, New York sokak dilini bu kadar ustaca kullanan bir film hatırlamıyorum. Oyunculuk şaheser. Tempo bambaşka bir şey. İki saniye ekrana bir göz attın mı orada yakalanıyorsun ve kalıyorsun. Bir daha bir buçuk saat, iki saat boyunca gözünü öbür tarafa çeviremiyorsun. Bu da büyük bir ustalık. (16 Şubat 2020)
“Breaking Bad” dizisini çok beğenerek izledim. Seyretmeye değer zannediyorum. Sonlara doğru sıkıcı olmaya başladı. Öngörülebilir olmaya başladı. Devamlı aynı temalar tekrarlanmaya başladı ama ilk üç senesi büyük heyecanla ve zevkle izleniyor.
The “Northman” diye yeni bir film var. Çarpıcı. Tüyler ürpertici bir film. Vikingler zamanında geçiyor. Çok radikal ve sert bir şekilde anlatmış Viking öyküsünü. Klasik bir mitolojik öykü anlatmış. Bir intikam ve aşk hikayesi. Güzel anlatmışlar. Çok beğendim. (29 Mayıs 2022)
Borgen, bir Danimarka dizisi. Kim düşünür ki Danimarka'dan bu kalitede bir şey çıkacak? Bir kadın başbakan vardı Danimarka'da birkaç sene evvel. Onun üzerine kurulu bir siyasi ve psikolojik dram. Amerikalılar bile kolay kolay yapamaz diye düşünüyorum. Zeka çok heyecan verici bir şey. Dürüstlük ve zeka.
Sonraki yılları biraz sıkıcı olmaya başladı, ama birinci seri dört dörtlük.
Roberto Bolaño’nun 2666 adlı romanı, çarpıcı ve sıradışı bir eser. Yazarı Meksikalı yanılmıyorsam. Güçlü bir kalemi, çok keskin bir gözlem gücü var. Deliliğin sınırlarında dolaşan bir gerçekçilik diyelim. Yahut o kadar gerçek ki gerçeklikle ilişkisi kopuyor diyelim. Sevdim mi romanı, emin değilim. Ama hayran olmamak mümkün değil. (5 Temmuz 2020)
“Kazuo Ishiguro, The Remains of the Day”. Türkçesi Günden Kalanlar adıyla çevrilmiş. Enfes bir roman. Filmi de var Anthony Hopkins’in oynadığı, o da şaheserdir. İngiliz milletini, İngiliz milletinin belki bir iki kuşak önceki zihniyetini, aristokrasinin çöktüğü, modern dünyaya yavaş yavaş adım attığı dönemin İngiliz psikolojisini, bu kadar başarılı, bu kadar gerçek bir şekilde, böyle elle tutulur bir gerçeklikle anlatan bir roman bilmiyorum. Bu konuyu işleyen çok roman var, ama bu kadar ince bir hassasiyetle ele alanı ben duymadım. Ishiguro’yu tanımıyordum, Japon zannetiyordum. Japon asıllı fakat İngiliz birisi. İngiltere'de yetişmiş.
İyi romanların aşağı yukarı hepsi bir milletin, bir toplumun, bir sınıfın ruhunu yansıtır. Bireysel bir çözümlemenin ötesinde bir şey olması lazım romanın. Bir dönemi, bir çağı, bir toplumun ruhunu yansıtması lazım. Klasik romanlar böyledir. Bir de romanın, bir gerçeklik duygusu taşıması lazım. Gerçek insanlara dair gerçek bir şeyler söylüyor duygusunu yaratması lazım. Bu inandırıcılığı yoksa, ve kafasında soyut birtakım şekiller oluşturuyor romancımız ve bu soyut şekillerin arasındaki soyut ilişkileri irdeliyor duygusuna kapılırsan bir romanda, o romandan hayır gelmez. Korkarım ki Orhan Pamuk için benim yargım bu yönde, Salman Rushdie konusundaki yargım da bu yönde. Gerçeklik duygusu yok.
Bir tek Pamuk’un ilk romanını ayrı tutayım bu yargıdan. Cevdet Bey ve Çocukları fena değildir. Gerçi konusu kabak tadı vermiş bir konudur, ama içinde insanlar var. Kartondan kesme dekor figürleri değil. (21 Aralık 2020)
Tom Holland popüler bir tarihçi son yıllarda. Onun iki kitabını okudum Roma tarihi hakkında. Biri “Rubicon”. Roma Cumhuriyeti'nin son yüzyılını anlatan bir kitap. Bir de “Dynasty”, yani Hanedan, o da Augustus'la onu izleyen birkaç imparatorun dönemini anlatan bir kitap. İkisini milattan önce 100 ve milattan sonra 100 diye özetleyelim. Güzel kitaplar. Sonuç olarak popüler tarih, fakat çok zeki ve siyasi entrikanın ve mücadelenin iç yüzünü tanıyan biri tarafından yazılmış popüler tarih. Konularını iyi bilen birisi tarafından yazılmış. Şiddet ortamında, istikrarsız kurumlar ortamında siyaset nasıl yapılır konusunda da eğitici bir kitap olarak gördüm ve keyifle okudum. (7 Mart 2021)
Türkiye ile İngiltere arasında ne tür ilişkiler var? Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül zamanındaki birtakım gidiş gelişlerin anlamı neydi? Şu anki İngiliz İstihbarat Örgütü başkanının akıcı Türkçe bilen biri olmasının gizli anlamı var mıdır? Beni aşan konular bunlar. Bu konulara meraklıysanız elbette John le Carré okuyacaksınız. John le Carré'nin romanları casus edebiyatı konusunda hakikaten diğerlerin hiçbiriyle kıyaslanmayacak bir kalite seviyesinde olan, edebi değeri olan romanlardır. Tavsiye ederim. Bu işlerin nasıl çalıştığını içeriden tanıyan birisinin bakış açısında yazılmış güzel romanlardır. “Tinker, Tailor, Soldier, Spy” — Türkçesi vardır eminim ama nedir Türkçesi bilmiyorum. Onunla başlarsınız. Bütün romanları iyidir. Gerçi üst üste iki üç tanesini okuyunca bıkkınlık veriyor, o yüzden araya bir iki sene katarak okumanız daha iyi. (7 Mart 2021)
“The Islamic Enlightenment”, İslam’da Aydınlanma diyelim. Özellikle üç ülkede, Türkiye, Mısır ve İran'da batıyla yüzleşme, batılılaşma, modernleşme, batı kültürünün üstünlüğünü benimseme ve buna bir tepki verme sürecini anlatıyor. Çok dengeli, çok ölçülü, kültürlü bir kitap. Christopher de Bellaigue aslında gazeteci, amatör bir tarihçi. Daha önce bir başka kitabını okumuştum, “Rebel Land” adında. Bir sene gitmiş Varto'da yaşamış. Varto’nun sosyal yapısı, tarihi hafızası, Kürtleri, Ermenileri, Zazaları, Alevileri hakkında çok esaslı bir kitap yazmış. Varto sınırlarını aşan, bir bakıma Türkiye'nin sosyolojisinin ve devlet ideolojisinin anatomisi niteliğinde bir eser. Çok beğenmiştim, o yüzden bu kitabını da görünce aldım. Bunu da son derece aydınlatıcı ve ufuk açıcı buldum. Türkiye ve Mısır'ın modernleşme sürecini kıyaslamalı olarak inceleyen ve bunu klişelere kapılmadan, anlayarak anlatan bir kitap. (4 Temmuz 2021)
Seyrettiğiniz en iyi tarihi film hangisiydi sorusuna cevaben aklıma gelen ilk isim Werner Herzog'un filmi, Tanrının Gazabı Aguirre. Çok çarpıcı bir filmdir. Özellikle gençken seyredersen, insanın tüylerini diken diken edecek bir filmdir.
Sonra İngiliz aktör Kenneth Branagh’ın bütün Shakespeare uyarlamaları. “Henry the Fifth” ile başladım, sonra “Macbeth” ve “Love’s Labour Lost”.
Size bir de roman söyleyeyim. Gore Vidal'in tarihi romanları çok iyidir. Özellikle “Creation”’a hayran olmuştum. Diğer bütün romanlarına da. Çünkü iyi tarihi roman yazmanın şartı siyasetten anlamaktır. Güç mücadelesinin psikolojisini, inceliklerini ve puştuklarını tanımaktır. Vidal aileden kalma gelenekle siyasetin içindeydi. Hayatında bir süre siyasetçi olmuş bir insan, iyi tarihi roman yazar. Mario Vargas Llosa keza öyle, dayısı Peru cumhurbaşkanıydı. İlk gençliğinden beri siyasetin havasını solumuş bir yazar. (1 Mayıs 2022)
Fransız ihtilalinin çok iyi bir şey olduğu ve insanlığı fersahlarca ileriye götürdüğü bizim gençliğimizde ve bütün 20. yüzyıl boyunca tartışılmaz bir veriydi. Son 20-30 yılda bu görüş akademik dünyada ciddi bir şekilde tartışıldı. Yanılmıyorsam tartışmayı daha geniş bir çevreye yayan Polonyalı tarihçi Adam Zamoyski idi. “Holy Madness” adlı kitabı, 19. yüzyıldaki devrimci ve ulusçu hareketler hakkında son derece kapsamlı ve alışılagelmiş ‘ilerici’ yahut liberal bakış açısından farklı şeyler söyleyen bir eserdir. Okumaya değer bir kitaptır. Fransız ihtilalinin tartışılabilir bir şey olduğu, insanlığa faydası kadar zararı da olmuş olabileceği fikrini kavrayabilmek açısından. (3 Ocak 2021)