Atatürk olmasa cumhuriyet olur muydu
Blog
31 Ekim 2023
0:00
0:00
anahtar kelimeler
metin
1923’te Türkiye’de cumhuriyetten başka seçenek var mıydı
Eski Atina ve Roma cumhuriyetti. Özellikle Roma Cumhuriyeti, iki bin yıl boyunca Avrupa kültüründe siyasi düşüncenin ana referans noktalarından biri oldu. Cicero, Caesar ve Titus-Livius okumamış bir Avrupa entelektüeli düşünemiyorum. Fakat normal olarak Atina ve Roma’nın cumhuriyet deneyimlerinden çıkardıkları sonuç, a) cumhuriyetin istikrarsız bir rejim olduğu, kolayca dejenere olabileceği, b) şehir devletleri için ideal bir model olsa da devlet büyüdükçe işlemeyeceği idi.
Avrupa’da her zaman cumhuriyetler vardı. En ünlüleri Venedik, Ceneviz, Cenevre, Ragusa, Nürnberg ve sairedir. Hepsi birer şehir devleti idi. Cumhuriyet deneyinin daha büyük ölçekte tekrarlanamayacağı kanısı hakimdi. İsviçre bir tür cumhuriyetti, ama Avrupa’nın en fakir ve köylü ülkesiydi, örnek alınacak bir yer değil. Hollanda’da cumhuriyet kısa sürede de fakto monarşiye dönmüştü. 1144’teki Roma Cumhuriyeti, 1480’deki Floransa Cumhuriyeti kanlı birer kaosla sonuçlanmıştı. 1648’de kurulan İngiliz Cumhuriyeti on iki yılda çökmüştü. 1792’deki Fransız Cumhuriyeti de kimsenin taklit etmeyi aklından geçirmeyeceği bir örnek oldu.
1788’de kurulan ABD Cumhuriyeti ile onun izinden giden Latin Amerika cumhuriyetleri, “Amerika’da olur ama burada olmaz” diyerek geçiştirildi. Kemikleşmiş toplumsal sınıfları ve aşılmaz siyasi gelenekleri olmadığı sürece yürür belki. Ama hele biraz olgunlaşsınlar, görürüz günlerini!
Büyük bir Avrupa devletinde cumhuriyetin işleyebilecek bir model olduğuna dünyayı inandıran örnek, 1871’de üçüncü denemede iyi kötü istikrara kavuşan Fransa Cumhuriyeti oldu. Hemen peşinden çeşitli ülkelerde cumhuriyet denemeleri gündeme geldi. 1873’te birinci İspanya Cumhuriyeti ilan edildi. Osmanlı’da cumhuriyet ihtimali ilk kez 1876’da sadrazam (= başbakan) Mithat Paşa tarafından dillendirildi. 1889’da Brezilya cumhuriyet oldu. 1906 İran Devrimini izleyen dönemde İran meclisinde cumhuriyetçi fikirler kuvvetle dile getirildi; şah 1909’da devrildikten sonra uzun süre rejimin geleceği netleşmedi. 1910’da Portekiz Cumhuriyeti kuruldu. 1 Ocak 1912’de Sun Yatsen, iki bin yıllık imparatorluk geleneğini sonlandıran Çin Cumhuriyetini ilan etti.
I. Dünya Savaşının büyük yıkımını izleyen günlerde cumhuriyet rejimleri, tüm dünyada yeni çağın normu olarak görüldü. Gelen dalganın ilk belirtilerinden biri, 1916’da Selanik’te isyan eden Venizelos’un ilan ettiği ihtilal rejimi idi. Rusya’da Bolşevik rejim 18 Ocak 1918’de Rus Federal Demokratik Cumhuriyetini ilan etti. Mayıs 1918’de Kafkasya’da bağımsızlıklarını kazanan üç ülke, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan (hatta onları izleyen Kuzey Kafkasya Dağlıları) cumhuriyet yönetimini seçtiler. 9 Kasım 1918’de Kaiser Wilhelm’in tahttan feragat etmesi ardından Alman Cumhuriyeti ilan edildi. İki gün sonra Avusturya, peşinden Macaristan ve Çekoslovakya, aynı günlerde Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’da cumhuriyet rejimleri kuruldu. Hırvatistan’da halk çoğunluğunun desteklediği Stepan Radiç’in Köylü Partisi bağımsız cumhuriyeti savunurken, parlamento Sırp-Hırvat Sloven Krallığına katılmayı tercih etti (bu tartışmalı kararın acı sonuçları 1940-45 ve 1991-95’te idrak edilecektir). Arnavutluk’ta 1914’ten beri fiilen var olan siyasi durum ise ancak 1924’te bir cumhuriyet olarak tanımlanabildi. Yunanistan’da Eylül 1922 Devriminden ve kralın gidişinden sonra kaçınılmaz hale gelen cumhuriyet rejimi 13 Nisan 1924 plebisitiyle resmen kuruldu. 1924’ün Kasım ayında Moğolistan’da Bogd Kaan’ın ölümünün ardından cumhuriyet ilan edildi.
Böyle bir dünyada, Birinci Dünya Savaşında yerle yeksan olan Osmanlı Devletinin küllerinden yeni bir devlet kurmaya soyunan kadroların önünde cumhuriyetten başka bir seçenek olduğunu düşünmek gerçekçi değildir.
Atatürk olmasa İslam Cumhuriyeti mi kurulurdu?
‘İslam Cumhuriyeti’ fikri 1978 İran Devriminden sonra ortaya çıkmıştır. Daha önce böyle bir terim ve böyle bir kavram yoktu.
Tanzimat sonrası Osmanlı yönetici kadroları, 1960-sonrası Cumhuriyet kadrolarına oranla hayli daha seküler ve kozmopolit bir zümredir. İkinci Meşrutiyet’i ve Cumhuriyet’i kuran ekip ise, hemen istisnasız olarak, Tanzimattan sonra kurulan ‘modern’ eğitim kurumlarının — Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye, Galatasaray, İstanbul Hukuk — mezunudur. Batı modellerine göre eğitilmişler, Avrupa’yı ve özellikle Fransa’yı kültürel ve siyasi model olarak tanımışlardır. Hemen hepsinin formasyon yılları, Abdülhamit’in temsil ettiği muhafazakar ve müstebit rejime karşı mücadele ile geçmiştir. Büyükçe bir kısmı Almanların getirdiği askeri düzende yetişmiş ve Alman askeri sistemine hayranlık beslemiştir. Azımsanmayacak bir kısmı Rusya’daki ihtilali ilgi ve coşkuyla izlemiştir. Alman ve Rus ekolüne uzak duranlar ise, dünyanın yeni parlayan yıldızı olan ABD’ye gıpta ile bakmaktadır.
1908-1950 arasında Türk siyasi hayatında rol oynayan birkaç yüz veya birkaç bin kişi arasında, bu tanımlara uymayan kimse yok denecek kadar azdır.
Dolayısıyla 1920’ler itibariyle Türkiye’de bir “İslam Cumhuriyeti’, düşünülebilecek ihtimaller arasında değildir. Bu ihtimal ancak 1980’ler sonrasında eski Cumhuriyetin adım adım çıkmaza girmesiyle gündeme gelecektir.
Atatürk olmasa Türkiye, Suriye yahut Arnavutluk gibi kaotik bir cumhuriyet mi olurdu
Suriye devleti 1918’de kuruldu, 1946’da bağımsızlığa kavuştu. Suriye bu tarihten önce 700 yıl boyunca devlet olmamış bir yerdi. Yüksek okulu ve hatta doğru dürüst matbaası yoktu. Devlet yönetme tecrübesine sahip kadroları, Osmanlı Devlet teşkilatında görev almış bir avuç insandan ibaretti. Arnavutluk ise, tarihin hiçbir aşamasında devlet olmamış, din ve töre ayrımlarıyla bölünmüş bir aşiretler ve eşkiya şefleri konfederasyonundan ibaretti. İstikrarlı bir rejimi hemen — yahut bir iki kuşak içinde — kurmalarını beklemek gerçekçi değildir.
Türkiye ise, en az 450 yıldan beri kuvvetli bir devlet geleneğine sahipti. Yüzyıllardan beri rafine edilmiş bir askeri ve bürokratik yapıya sahipti. Azımsanmayacak sayıda — on binlerce — eğitimli kadrosu, canlı bir basın ve yayın hayatı vardı. Kürdistan ve benzeri birkaç ufak bölge hariç, kuvvetli bir ulusal birlik fikrine sahipti.
Birkaç yüzyıldan beri egemen ve güçlü bir devlet yapısını az çok korumuş bir ülkenin bu geleneği sürdüremeyeceğini düşünmek için makul bir sebep yoktur.
Buna rağmen, bilindiği gibi, cumhuriyet rejimi Türkiye’de 20. yüzyıl sonlarına dek istikrara kavuşamadı. Önce, hayat boyu iktidarı doğal sayan diktatörlerce yönetildi. 1950’deki ilk demokratik yönetim denemesi kısa zamanda diktatörlüğe ve kaosa sürüklendi. Sonra her on yılda bir gelen askeri darbelerle sarsıldı. Suriye ve Arnavutluk gibi bir operet cumhuriyeti olmadıysa da, çoğu Avrupa ülkesinin ve hatta Rusya’nın başardığı türde istikrarlı bir rejime kavuşamadı.
Atatürk olmasa yine monarşiye dönülür müydü
1923’ten, hatta 1919’dan sonra Türkiye’yi yöneten kadrolarda — muhalifler ve siyasi küskünler ile belli başlı İslam uleması ve meşayihi dahil — Osmanlı hanedanının devamını veya ihyasını savunan hemen hiç kimse görülmedi. Cumhuriyet fikri, şaşırtıcı denebilecek ölçüde ittifakla benimsendi.
1923-25 döneminde saltanatın ve halifeliğin lağvını kaygıyla karşılayanlar — Rauf Bey, Karabekir ve yandaşları — prensipte saltanat taraftarı olmaktan ziyade, Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım yerleşen diktatörlüğüne karşı çıkan ve son bir çare olarak bir denge unsuru olacağını umdukları Abdülmecid Efendiyi öne süren kişilerdi. Kolayca yenildiler. Bir daha da Osmanlı hanedanını bir siyasi seçenek olarak savunan kayda değer bir ses duyulmadı.